4 Eylül 2026’da ABD Hazine Bakanlığı, Türkiye merkezli bir yatırım bankasını ve iki bağlı kuruluşunu saatler içinde dolar sisteminin dışına itti. Asıl mesaj o bankada değil — onunla çalışan bankalarda.
Gerekçe, bankanın İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’ne (IRGC-QF) muhabir bankacılık erişimi sağlamış olmasıydı. Karar yürürlüğe girer girmez bankanın ABD’deki tüm ilişkileri kesildi, mal varlığı donduruldu; bu bankayla önemli hacimde çalışmayı sürdüren herhangi bir yabancı banka da artık kendi dolar erişimini riske atar hâle geldi.
Türk bankacılık sektöründe ilk refleks, bu haberi “bizi ilgilendirmez” diye geçmek olabilir. Bu reflekse direnmekte fayda var. Hazine yalnızca büyük oyuncuları değil, çoğu zaman görünmeyen, küçük ölçekli kanalları da haritalıyor ve daha fazla ismin geleceğini açıkça söylüyor.
“Zaten dolar üzerinden değil, kendi para birimimizle çalışıyoruz” itirazını da sık duyuyorum. Ancak bu itiraz burada işe yaramıyor: Karar 13902 sayılı Başkanlık Kararnamesi’ne dayanıyor ve bu kararname, 10 Ocak 2020’den bu yana İran’ın yaptırıma tabi sektörleriyle — finans sektörü dahil — bağlantılı, bilerek yapılmış önemli işlemleri hedef alıyor. Buradaki tarih önemli: Hazine bir dosya kurarken yalnızca son döneme değil, yıllara yayılan işlem geçmişine bakabiliyor.
Para nasıl hareket etti
Hazine’nin ortaya koyduğu tablo, dikkat çekecek kadar somut. İddiaya göre banka, Çin’den gelen petrol gelirinin Türkiye üzerinden İran’ın “rahbar” ağına aktarılmasına imkân sağlamış; bu gelir daha sonra bir döviz bürosu zinciri aracılığıyla nakde ve altına çevrilmiş. Listelenen iki bağlı kuruluştan biri, oldukça yakın tarihte, Ocak 2025’te kurulmuş. Bir muhabirlik veya ortaklık zincirinde — hele İran ya da Çin bağlantılı ticaret akışlarında — yeni kurulmuş bir şirketin belirmesi, göz ardı edilecek bir ayrıntı değil, ciddiye alınması gereken bir uyarı işaretidir. Üstelik Hazine bankayı, 2022’de IRGC-QF petrol satışları nedeniyle zaten listelediği bir ağla ilişkilendirdi; yani bu, sıfırdan kurulan bir dosya değildi — Hazine’nin elinde çoktan bir harita vardı.
Uygulamada en çok hafife alınan üç nokta şu:
- Sahiplik kuralı riski beklenenden geniş yayıyor: OFAC bir kuruluşu listelediğinde; o kuruluşun tek başına ya da diğer listelenmiş kişilerle birlikte yüzde elli veya daha fazla payına sahip olduğu her şirket, ayrı bir işleme gerek kalmaksızın otomatik olarak bloke sayılıyor. İki bağlı kuruluşun ana bankayla aynı kararda listelenmesinin sebebi de bu. Bir havale talimatında yalnızca ismi kontrol edip arkasındaki sahiplik yapısına bakmayan bir banka, bu riski bütünüyle gözden kaçırabilir.
- Kusursuz sorumluluk dengeyi değiştiriyor: Uyum programlarının en çok hafife aldığı nokta burası. OFAC, idari para cezalarını kusursuz sorumluluk esasına göre uygular: listelenmiş bir tarafla iş yapıldığının bilinmesi gerekmez, ceza yine de doğar. İyi niyet ve kasıt yokluğu cezayı hafifletebilir, ama ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla risk değerlendirmesinde asıl soru artık “bunu biliyor muyduk” değil, “tarama sistemimiz bunu yakalamalı mıydı.”
- İkincil yaptırımlar muhabir ve ödeme-aracılı hesapların ikisini de kapsıyor: Yabancı bir bankanın ABD’de şubesinin bulunması ya da dolar cinsinden işlem yapması gerekmiyor; listelenmiş bir kuruluş adına bilerek önemli bir işlem gerçekleştirmesi yeterli. Böyle bir durumda Hazine, o bankanın ABD’deki muhabir veya ödeme-aracılı hesabına kısıtlama getirebiliyor ya da bu hesabı tümüyle kapatabiliyor. Uluslararası faaliyet gösteren bir Türk bankası için bu hesaplardan birinin kaybı, pratikte dolarlı ödeme yapabilme kabiliyetinin tümden kaybı anlamına geliyor.
Bu, daha geniş bir operasyonun parçası
Karar, Hazine’nin 24 Ağustos 2026’da başlattığı “Operation Economic Outcast” kampanyasının bir halkası. Kampanyanın amacı, İran’ın petrol satıp gelirini uluslararası sisteme taşımak için kullandığı ağları tespit edip kesmek. Hazine, bu ağları hâlihazırda haritaladığını ve onlara aracılık eden kurumları listelemeyi sürdüreceğini açıkça duyurdu. Türkiye’nin İran’a bağlı bir finans ve ticaret koridoru üzerinde bulunması, Türk kurumlarının bu radarda kalmaya devam edeceği anlamına geliyor.
Pratikte sonuç şu: karşı tarafı SDN listesinde taramak yetmiyor. Sahiplik zincirini de taramak — özellikle yeni kurulmuş bağlı kuruluşları ve değişen ortaklık yapılarını —, Çin, BAE ve İran’a yakın rotaları canlı bir risk kategorisi olarak izlemek, muhabirlik ilişkilerini yalnızca müşteri kabulünde değil düzenli aralıklarla gözden geçirmek ve bir muhabir listeye girdiğinde devreye girecek eskalasyon prosedürünü önceden kurmak gerekiyor.
Yaptırımla birlikte çıkan tasfiye (wind-down) genel lisansları genellikle dar kapsamlı ve kısa ömürlüdür. Bu vakada İran Genel Lisansı CC, listelenen banka ve iki bağlı kuruluşuyla (ve bunların yüzde elli veya daha fazlasına sahip olduğu şirketlerle) yürütülecek tasfiye işlemlerine yalnızca 19 Eylül 2026, saat 00.01’e (ABD Doğu Yaz Saati) kadar izin verdi — üstelik bu izin, blokeli kişilere yapılacak her ödemenin ABD’de bloke, faiz getiren bir hesaba yatırılması şartına bağlı. Yani bu, karşı tarafın parasını almasını değil, ilişkinin düzenli biçimde sonlandırılmasını sağlayan bir pencere; söz konusu üç kuruluş dışında 13902 kapsamında listelenmiş hiçbir tarafı da kapsamıyor. Böyle bir süreyi ya da şartı kaçırmak, düzenli bir çıkışı tek başına bir ihlale dönüştürebilir.
Asıl mesele
Hazine’nin verdiği mesaj açık: bu ağların kimler olduğunu ve nerede faaliyet gösterdiğini biliyor ve İran’a destek sürdükçe yeni işlemler gelmeye devam edecek. Uluslararası faaliyeti olan Türk finans kuruluşları için bu, arka planda kalacak bir haber değil. Kusursuz sorumluluk standardı altında bu, Hazine sizden önce incelemeye başlamadan riski bugün gözden geçirme çağrısıdır.
Herdem Hukuk Bürosu olarak; yaptırım risk değerlendirmesi, durum tespiti, yaptırım tarama mimarisi ve OFAC listelemeleri ile genel lisanslara uyum konularında ve risk gerçekleşmişse tasfiye süreçlerinde danışmanlık veriyoruz— Hazine sizden önce bakmadan.

